Türkiye’nin sosyal demokratları ve Oskar Lafontaine
İkinci Büyük Savaş sonrası Federal Alman siyasetinde gerçekten omurgalı ve kendi ilkeleriyle halka gitmeye çalışan, ilerici bir siyasi kişilik ortaya çıktı mı? Alman kapitalizmi, ki “ileri emperyalist” aşamada olduğunu herhalde eklemeye gerek yok, acaba içinden ciddiye alınabilir ve bir kitle tabanı da yaratabilmiş, belli bir entelektüel arka plana sahip insanlar çıkarabildi mi?
1970’leri damgalayan ve 1930’larda siyasallaşmış iki antifaşist gençle, aynı yıllarda fakat Hitler’in ordusunda (“Wehrmacht”) görev yapan genç bir subay, masaya sürülecektir böyle bir soruyla karşılaşıldığında. 1989’da yeniden ete kemiğe bürünen Büyük Almanya’nın en etkili kurucuları sayılabilecek bu isimler şöyle sıralanabilir: Alman sosyal demokratlarının (SPD ve SAPD) içinden çıkan Willy Brandt, Almanya Komünist Partisi (KPD) militanı Herbert Wehner ve Hitler ordusunda üsteğmen rütbesiyle Sovyetler Birliği’ne karşı savaşan Helmut Schmidt.
Bu ünlü “troyka” SPD ile 1960’lardan 1980’lere Federal Almanya’nın kaderini damgaladı. İki Amerikan vasalı Konrad Adenauer ile Helmut Kohl’ün izlediği çizginin bu “troyka” karşısında pek önemli bir etkisinin olduğunu söyleyemeyiz. Üç “sosyal demokrat” da cerbezeli adamlardı. 1974-1982 dönemindeki Federal Almanya başbakanı olarak Helmut Schmidt, sağcı ve başarısız Ecevit-Kılıçdaroğlu çizgisinin sağcı ve fakat başarılı ön modeli sayılabilir…
CIA VE WİLLY BRANDT-HERBERT WEHNER-HELMUT SCHMİDT
Willy Brandt’ın daha 1950’lerde CIA’den para aldığı sosyalistlerin bildiği bir gerçekti, sonunda 2016 yılında Der Spiegel ve ana akım medya tarafından açıklanmıştı. Brandt, bir güven aşılayabilmişti ABD’ye. Benzer bağlantıların Herbert Wehner ile de kurulduğu yolunda çeşitli araştırmalar yayımlanmıştı. Brandt ve Wehner’e belki “Amerikan vasallığını” yakıştıramayabiliriz, sonuçta bir özerk alanları vardı. Fakat eski komünist Wehner’in hiç anlaşamadığı Helmut Schmidt’in bu alanda gizli kapaklı işler çevirmediği, “eleştirel ve huzursuz” bir Amerikan vasalı olarak siyasi ömrünü tamamladığı biliniyor. Komünizme karşı mücadele için Türkiye, Yunanistan, İspanya ve Portekiz’e başbakanlığı sırasında el altından ve örtülü ödenekten yüklü paralar gönderdiği bilinen Schmidt, kendisinden olağanüstü emin, hatta küstah bir izlenim bırakmaktan hiç gocunmayan bir sosyal demokrattı.
Bu isimlerin bizim için önemleri Türkiye siyasi literatürüne neredeyse hiç girmemelerinden, kayda değer tartışmalara konu olmamalarından geliyor.
Oradan bakabiliriz. Baktığımızda göreceğimiz ilk şey, Türkiye sosyal demokratlarının, ağababaları konumundaki Alman sosyal demokratlarına yönelik bilgisizliği ve ilgisizliğidir. Neden bu kadar meraksız ve kayıtsızlar bizdeki sosyal demokratlar?
Neden Alman modernizminin ve/veya emperyalizminin bu üç ismi Türkçeye layıkıyla girmedi? Fikirlerinden ve siyasi mücadelelerinin ayrıntılarından söz ediyoruz. “Alman sosyal demokratları bizim sosyal demokratlara ilgi gösteriyor mu ki, biz onlara ilgi gösterelim?” diye soracaklar olabilir. Böyle bir sorunun, mevcut bilgisizliği ve meraksızlığı açıklaması zordur.
Ünlü troyka aslında bir başka tartışma konusudur. Daha yakın zamana bakalım: Özellikle de, iyice erimesine rağmen, ki şu sıralar bir genel seçim olsa oyların en fazla yüzde 12’sini, belki de çok daha aşağısını alabileceği biliniyor, dünyanın bu en büyük ve köklü sosyal demokrat partisinin, SPD, başkanlığını ve ayrıca Gerhard Schröder’e kurdurduğu yeni hükümetin de en önemli bakanlığını sol gerekçeler öne sürerek bırakan Oskar Lafontaine’e… Bu mücadele insanının hiçbir görüşünün Türkiye’deki sosyal demokraside yankılanmamış olmasını nasıl açıklayabiliriz?
Türkiye’de bir sosyal demokrat siyaset havzasının olmamasına mı?
Bu konuda söylenecek çok şey var.
Özellikle 1989 sonrası sahneye bir dünya devi olarak ağırlığını koymaya başlayan Büyük Almanya’da, o birleşmeye itiraz edebilen ve 16 yıllık sığ ve sağ Helmut Kohl iktidarına SPD’yi toparlayarak 1998 güzünde son veren Lafontaine, gerçekten bir “sol sosyal demokrat” olduğu için mi, her köşeye yayılmış, liberallerle de el ele yürüyebilen Türk-Kürt sosyal demokratlarının ilgi alanı dışında kaldı?
Türk-Kürt sosyal demokratları o kadar sağcı ve sermaye uşağıdır ki, emperyalist bir başkentte ana eğilimlere şu veya bu ölçüde karşı çıkabilmiş bir sosyal demokratı bünyesine almayı aklından bile geçirmemiştir.
Durum aynen öyle. Alman sosyal demokrasisini Avrupa’nın hegemon gücü bir emperyal devletin başına geçerek ehlileştirebileceğini düşünen Lafontaine, Türk sosyal demokratlarının sağcı yönsemelerinin oluşturduğu barajı hiç aşamadı.
OSKAR LAFONTAİNE’DEN HABERSİZ TÜRKİYE
Ancak söylemek istediğimiz şey çok daha başka.
Sosyal demokrasinin her yerde bir sermaye birikim aracı olduğunu söylemek bile gereksiz.
Bu, var. Ama, Türkiye’deki sosyal demokrat hareketin en büyük partisi sayılan CHP’nin içinden Lafontaine benzeri bir siyasi kişilik çıkmamış olması yine de bir sorudur. Neden?
İstersek bu tür politikacılar listesine Fransa’dan Jean-Luc Mélenchon’u da ilave edebiliriz. Ama yine de Alman Lafontaine ile Fransız Mélenchon arasında reddettikleri kariyer basamakları açısından epey bir fark var.
Bizden örnek mi? Bülent Ecevit ve Deniz Baykal’ı, ille benzetmek gerekirse, “SPD’nin başındaki Hıristiyan demokrat sağcı” Helmut Schmidt’in takipçileri olarak çizmek mümkündür. CHP’de en üst düzeyde yönetici kimliğine sahip bir Lafontaine iradesine hiç tanık olunmadı. Bu “pratik politikanın cilvesi veya hayatiyeti” olarak açıklanabilir. Ama siyasetle fikir düzeyinde ilgili Türk sosyal demokratlarının bu mesafeli duruşuna da bir anlam vermek gerekir.
Henüz bir anlam üzerinde anlaşılmış değil. Bu tür tartışmalara “Türkiye’nin sosyal demokratları” son derece yabancı. Hiçbir entelektüel kaliteleri yok. CHP ve DEM’in belirleyici özelliği yönetim kadrolarına egemen olar entelektüel kalitesizliktir.
Oskar Lafontaine, SPD’ye 1998’deki seçim başarısını hazırlayan adamdı. 1999’da “Bu SPD ve Yeşiller ile sosyal demokrat bir politika izlemek mümkün değil, sağcılık SPD’ye egemen” diye özetleyebileceğimiz bir saptamayla ceketini alıp evine geçti. Ardından da Sol Parti’nin ayağa kalkmasına destek olmak üzere tekrar sahaya çıktı. Sol Parti (Die Linke), başından itibaren Gregor Gysi gibi Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR) “pişmanlarının” öncülüğünde sol sosyal demokrat bir parti olarak kurgulanıyordu. SPD’yi yüzde 40’ların üzerinde oy oranıyla iktidara, Sol Parti’yi de federal seçimlerde yüzde 12 bandını zorlayacak kadar önemli bir oy sıçramasıyla çalışanlardan yana bir “sosyal muhalefet” olarak örgütlenmesini sağlayabildi. Ama bu sol partinin de liberal tezlerle, kimlikçilikle emek tabanından uzaklaştığını görünce, daha doğrusu eşi Sahra Wagenknecht ile birlikte ellerinden kaydığını görünce oradan da ayrıldı. Eşiyle birlikte yeni bir partileşme macerasına (BSW) yöneldi.
Bu siyasal mücadelenin ayrıntısı Türkçede yok. Var mı? Lafontaine, düzenli makalelerindeki radikal talepleri bir yana, 2023’te “Amerikalı, Artık Evine Dönme Zamanıdır” (Ami, it’s time to go) başlıklı küçük bir kitap da çıkardı. Aynı Lafontaine, son dönemde “Weltwoche” adlı İsviçre’deki haftalık dergide ve bazı internet sitelerinde art arda Türk ve Kürt sosyal demokratlarının dudaklarını uçuklatacak kadar sol talepleri dile getiriyor. Siyaset sahnesini alttan alta karıştırmaya devam ediyor.
Bütün bunların Türkiye’deki siyasete yansıdığını söylemek mümkün değil.
Sonuçta Türkiye, dünya sistemi içinde olduğu kadar NATO bünyesinde de, dışarıyla öncelikle Almanya üzerinden bağ kuruyordu. Türkiye 1970’lerden beri, eski Bonn Büyükelçisi ve Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu’nun da deyimiyle, “özellikle Avrupa’da” Almanya’nın uhdesindeydi.
Dolayısıyla bu bağlantısızlığa ilk bakışta bir anlam vermek, zor.
Ya da yanıt, yine soru formunda ve çok kolay: Sosyal demokrasiden, hele Türkiye’dekilerinden, neden daha fazla bir şey bekliyorsun ki?
1930’lardaki nazizm karşıtı bir politika içinde “cehennemî” bir sınav vermiş, ama sosyalizmden tamamen kopmuş Willy Brandt-Herbert Wehner çizgisinden habersiz, o çizgiye uzak ve Helmut Schmidt sağcılığıyla yakın akraba, ama bu akrabalığının bile farkından olmayan bir sosyal demokrasisi var Türkiye’nin.
Dolayısıyla Oskar Lafontaine çizgisine mesafeli kalması normal. Ama içinden Lafontaine benzeri lider nitelikleri taşıyan etkili itirazcılar çıkaramaması da çözümlenmesi gereken ayrı bir soru işaretidir.
Şunu eklemeden bitirmeyelim: Bu, Türkiye’nin ilerici, devrimci birikimi açısından hiç öyle bir boşluk falan sayılmamalıdır. Bunlar, böyle.
YENİ POSTA- FRANKFURT