Kariyerinin zirvesinde üstlendiği Karl Marx rolü ona yakışmıştı

Kariyerinin zirvesinde üstlendiği Karl Marx rolü ona yakışmıştı
Yayınlama: 13.04.2026
22
A+
A-

Alman sinemasının en büyük aktörlerinden Mario Adorf, 95 yaşında Paris’teki evinde yaşamını yitirdi. Yaşamını Almanya, İtalya ve Fransa üçgeninde sürdüren Adorf, 1954–2023 arasındaki neredeyse 70 yılı bulan sinema kariyerinde 200’ün üzerinde sinema ve televizyon filminde, çok sayıda tiyatro eserinde rol aldı.

Başlangıçta “kötü adam” rolleriyle tanındı. Büyük bir başarıyla canlandırdığı seri katil, hırsız, mafya babası, pezevenk, haydut, yolsuz inşaat patronu, solcu avındaki polis şefi gibi karakterlerle (bir filminde de faşist İtalyan diktatörü Mussolini’yi canlandırmıştı) Alman sinema tarihine damgasını vurdu. Ancak kariyeri boyunca yalnızca “kötü adam” olarak kalmadı. Oyunculuğuyla ve sanata katkıları nedeniyle 1958 yılından bu yana çok sayıda saygın ödüle layık görüldü.

Başrollerinden birini üstlendiği “Teneke Trampet” filmi 1979’da “En İyi Yabancı Film” dalında Oscar ödülünü aldı.

Bu yıl 30’uncu yılını kutlayan Nürnberg Türkiye Almanya Film Festivali’nin Onur Ödülü de “kültürler arasındaki ilişkilerin gelişimine büyük katkıları”na saygının bir göstergesi olarak 2007 yılında Adorf’a verilmişti. Bizzat katılarak filmleriyle bu etkinliğe uzun yıllar eşlik eden sanatçı, 2016 yılında da Nürnberg’e gelmiş ve festivalin onur ödülünü Türk sinemasının büyük sanatçılarından Kadir İnanır’a takdim etmişti.

İleri yaşına rağmen son zamanlarına kadar sinema kariyerini sürdüren, bu arada çok sayıda kitap da yazan sanatçı, politik duyarlılığını zaman zaman yaptığı çıkışlarla ortaya koyan bir aydındı. “Kapitalizmin sonlanacağını biliyorum” diyerek yaşadığı sistemi sorgulayan açıklamalarıyla da dikkat çekti.

Karl Marx’ın 200’üncü doğum yılı dolayısıyla hazırlanan “Karl Marx, Alman Peygamberi” belgeselinde büyük düşünürü yaşamının son yıllarındaki haliyle canlandırdı. Üniversite öğrenciliği sırasında geçimini sağlamak için inşaat ve maden işçisi olarak çalışan Adorf, kendisini bir “oyuncu” olarak değil, mesleğinin “emekçisi” olarak tanımlamaya özen göstermişti. Emek ve ücret ilişkisini, sömürüyü iyi bilen bir emekçiydi.

“İnşaat işlerinde veya taş ocaklarında çalıştım. Marx’ın sömürüden ne kastettiğini orada anlamıştım. Ücretli bir köleydim. İnşaat alanında bazen haftada 60 saat, saatte 99 pfennig karşılığında çalışırdım. O günlerden maaş bordrosunu hâlâ saklıyorum” demişti, bu filmle ilgili yayınlardan birinde.

Kariyerinin zirvesindeyken üstlendiği Karl Marx rolü gerçekten de ona yakışmıştı.

İTALYAN BABA, ALMAN ANNE

Zürih’te 1930’da dünyaya gelen Adorf, Koblenz yakınlarındaki Mayen kasabasında yoksulluk ve zorluklarla dolu bir çocukluk geçirdi. Bir cerrah olan babası, İtalya’da annesinin röntgen asistanı olarak çalıştığı kliniğin şefiydi. Annesi, evlilik dışı ilişkiden doğan oğlunun elinden alınıp bir çocuk yurduna yerleştirilmesine karşı olduğu için doğumdan önce İsviçre’ye kaçmıştı. Ancak üç ay sonra oradan da sınır dışı edilince baba memleketine dönmek zorunda kalmıştı.

Nazi diktatörlüğü döneminde geçen çocukluk yıllarında II. Dünya Savaşı’nı yaşayan Adorf, annesinin zor koşullarda çalışması nedeniyle uzun süre bir çocuk yurdunda kaldı.

Mario Adorf daha sonra Mainz ve Zürih’te felsefe, psikoloji, edebiyat ve tiyatro tarihi alanlarında üniversite öğrenimi gördü. Bu arada tiyatroda oynamaya ya da tiyatrolarda rejisör yardımcısı olarak çalışmaya başladı. Ardından bu bölümleri bırakarak Münih’te oyunculuk eğitimi aldı.

Çeşitli küçük rollerden sonra ilk büyük başarısını “Geceleyin, Şeytan Geldiğinde” (Nachts, wenn der Teufel kam – 1957) filminde elde etti. Nazi Almanyası döneminde “seri katil” olarak suçlanan, gördüğü işkenceler sonucu işlemediği 84 cinayeti üstlenmek zorunda kalan ve zorla tabi tutulduğu tıbbi deneyler sırasında yaşamını yitiren bir kişiyi canlandırdı.

1960’lı yıllarda ortaya çıkan “Yeni Alman Sineması” akımında da yerini aldı. Bu akımın önde gelen isimlerinden Volker Schlöndorff’un (“Teneke Trampet” ve “Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru”) ve Rainer Werner Fassbinder’in filmlerinde önemli roller üstlendi.

Bir dönem şansını Hollywood’da da denedi. Ancak orada kendisine, birçok yabancı sanatçıya dayatılan klişe rollerde (örneğin Meksikalı haydut gibi) oynamak istemediği için kısa sürede vazgeçti.

AVRUPA’DA SAVAŞ UYARISI

Adorf, 2014 yılında siyaset, bilim, kültür ve sanat dünyasından tanınmış 60 kişiyle birlikte “Avrupa’da Yine Savaş mı? Bizim Adımıza Değil!” başlığıyla yayımlanan bildiriyi imzaladı. Federal Meclis milletvekillerine ve dönemin Merkel hükümetine hitaben kaleme alınan metinde Almanya’nın Rusya ile uzlaşma ve diyalog arayışına girmesi çağrısı yapılıyor, yeni bir savaş tehlikesine dikkat çekiliyordu.

Bildiri ve imzacıları ana akım medyada ağır eleştirilerle karşılandı. Ancak Almanya’nın en sevilen sanatçıları arasında yer alan ve tüm eleştirilere rağmen tavrını değiştirmeyen Mario Adorf’u bu nedenle itibarsızlaştırmaya kalkışan olmadı.

Adorf, Almanya’da 2015’ten sonra yaşanan sığınmacı krizi sırasında artan göçmen düşmanlığı konusunda da toplumu uyarmayı görev edindi. Sadece göçmenlerin değil, Alman toplumunun da yaşanan göç olgusuna uyum sağlaması gerektiğini savundu.

İtalyan babasını yalnızca bir kez görmüştü. Buna rağmen İtalya’yı ve “İtalyan yaşam tarzı”nı seviyordu. Kendi sözleriyle “bir İtalyan olmak” için İtalya’ya yerleşmişti. Ancak Roma’da geçirdiği uzun yıllardan sonra bunun mümkün olmadığını, her şeye rağmen bir Alman olduğunu ve asıl memleketinin doğduğu yer değil, çocukluğunu geçirdiği Almanya’nın Mayen kasabası olduğunu fark etti.

MEMLEKET DENİLEN ŞEY

Çalışmalarını yakından takip ettiği ve desteklediği Türkiye Almanya Film Festivali’ndeki ödül konuşması, onun memleket ve aidiyet konusundaki görüşlerini de yansıtıyordu:

“Ben hiçbir zaman kendi evimde olmamaktan rahatsız olmadım. Kaldığım her otel odasında da kendimi evimde hissederim. Nerede olursam olayım, orada mutlu olmak istedim. Bu yüzden de şunu söyledim: İnsan kendisini bir otel odasında da eviymiş gibi hissedebilir.

Ama konu ‘aidiyet’ ya da ‘memleket duygusu’ olduğunda bu başka bir şey tabii, değil mi? İtalya’daydım. Babam İtalyandı ve ben İtalya’da kendi İtalyan kökenimi arıyordum. Ama doğrusu onu tam olarak bulamadım. Sonunda fark ettim ki asıl memleket dediğimiz şey gerçekten çok özgün, eşsiz bir yerdir.

İnsan nerede büyümüşse, ilk çocuk şarkılarını nerede söylemişse, ilk aşkını nerede yaşamışsa, okula nerede gitmişse, işte memleket dediğimiz yer aslında orasıdır. Ve bunun çok kıymetli bir değer olduğunu düşünüyorum. Korunması gereken bir değer.

Yaklaşık 25 yıl sonra ilk kez sınıf arkadaşlarımla yeniden buluştuğumda orada tekrar bir şeylerin filizlendiğini hissettim. O şehirle, o insanlarla, eski yol arkadaşlarımla yeniden bir bağ kuruldu. İnsan yaşlandıkça bu duygu daha da güçleniyor. Gerçekten köklerinin orada olduğunu hissetmek… Büyüdüğün coğrafyanın insanın üzerinde silinmez bir iz bıraktığını fark etmek.

Seyahat etmeyi severim ve dediğim gibi her yerde kendimi iyi hissettim. Ama insanın yalnızca tek bir memleketi olur. Ve sanırım bunun böyle olması da gerekir.”

GÜRSEL KÖKSAL – FRANKFURT

FOTO: Türkiye Almanya Film Festivali – Nürnberg