Bir göçmen yapımcı olarak Berna Levin ve vizörü: Göçmenler suç makinesi mi?
Avrupa’da göçmenler giderek suçla özdeşleştirilirken emniyet, istihbarat ve siyaset ilişkileri çoğu zaman tartışma dışı bırakılıyor. “Young Wallander” dizisi tam da bu ezberi bozan nadir yapımlardan biri. Dizi, göçü bir tehdit olarak değil modern Avrupa’yı kuran temel gerçeklerden biri olarak ele alıyor.
Bu cesur yaklaşımın arkasında Ankara’dan Malmö’ye uzanan kişisel yolculuğunu “işine doğrudan katan” yapımcı Berna Levin duruyor.
ANKARA’DAN İSVEÇ’E GÖÇLE BAŞLAYAN HİKÂYE
Young Wallander’ın yapımcısı Berna Levin, geçen nisan ayında 221B Magazin’de Özlem Özdemir’in kaleme aldığı ve İngilizce yayımlanan söyleşide kimliğini açıkça ortaya koyuyor.
“Evet, yüzde yüz Türk kökenliyim. Ankara’da Etimesgut’ta doğdum. 1983 yılında henüz on bir yaşındayken ailemle birlikte İsveç’e göç ettik.”
Anlattıklarına göre, göç Levin için geçici bir durum değil. Hayatını ve bakışını şekillendiren kalıcı bir deneyim. İsveç’te geçen gençlik yıllarının ardından sinema tutkusu onu Los Angeles’a, USC Film Okulu’na götürüyor. Hollywood’da çalışıyor, sektörün merkezini tanıyor. Ardından Avrupa’ya dönüyor ve bugün Yellow Bird Entertainment’ın İngiltere ayağında yaratıcı sorumluluğu üstleniyor.
Levin hikâye anlatıcılığına romantik bir yerden bakmıyor. Belki biraz da bu nedenle sinemanın gücünü net bir cümleyle tarif ediyor: “Zamanında biri bana dünyayı değiştirmek istiyorsan film yap demişti. Bu çok doğru. Hikâye anlatmak bir ülkenin ya da dünyanın vicdanına doğrudan dokunur.”
MANKELL: MİRAS VE RİSK
Young Wallander basit bir ön hikâye fikriyle ortaya çıkmıyor. Levin bu noktada çok açık.
“Henning Mankell sadece bir polisiye yazarı değildi. O, adaletin ve eşitliğin edebi temsilcisiydi. Suçu bireysel bir mesele olarak görmezdi. Nedenlerine inerdi. Biz de diziyi tam bu yerden kurduk. İzleyiciyi suçun ardındaki sisteme, güce, ırka ve paraya yönlendirmek istedik.”
Dizi, suçu açıklamakla yetinmiyor. Onu mümkün kılan yapıları gösteriyor. Sınıf farklarını, güç ilişkilerini, ırkçılığı ve dışlamayı görünür kılıyor. Göçmenler hikâyede otomatik olarak şüpheliye dönüşmüyor. Aksine, sistemin nasıl çalıştığını açığa çıkaran bir ayna işlevi görüyor. Şu sözlerinden Levin için asıl meselenin kahraman yaratmak olmadığını anlıyoruz:
“Wallander’ın kim olduğu değil, neden böyle biri olduğu önemliydi. Onu kusursuz bir figür olarak değil, hata yapan, zorlanan ve karar vermek zorunda kalan bir insan olarak kurduk. Onun duygusal kırılma anlarını, adaleti ararken içine düştüğü ikilemleri ve suç karşısındaki ahlaki tepkilerini inşa etmeye çalıştık.”
YERELDEN KÜRESELE: NEDEN İNGİLİZCE?
Dizinin İngilizce olması, yalnızca daha fazla izleyiciye ulaşmayı amaçlamıyor, film aynı zamanda entelektüel bir iddia taşıyor. Röportajda yer alan Levin’in ifadesiyle:
“Yalnızca yerel olmak istemedik. Köklerimiz yerelde ama bakışımız küresel. Wallander’ı daha önce hiç duymamış bir izleyici de bu hikâyeden etkilenebilsin istedik. İngilizce, bugün dünyanın ortak dili ve biz de bu dili evrensel bir mesajı anlatmak için kullandık.”
Netflix’in projeye olan ilgisi bu vizyonun karşılık bulduğunu gösteriyor. Levin süreci anlatıyor:
“Bir cuma günü havaalanında projeden bahsettim. Pazartesi günü resmi teklif geldi. Bu kadar hızlı bir prodüksiyon süreci daha önce yaşamadım.”
MANKELL’İN GÖLGESİNDE, ONUN IŞIĞINDA
Netflix’te Eylül 2020’de yayınlanan Young Wallander, sadece bir polisiye dizisi değil… Çağdaş Avrupa’nın çelişkilerini, ırkçılık ve adalet temalarını genç bir dedektifin kişisel dönüşümüyle birleştiren bir yapım. Dizide genç Wallander, polis akademisinden yeni çıkmış ve 20’li yaşlarının başında iken ilk büyük davasının peşine düşüyor.
Dizi altı bölümden oluşuyor ve İngiliz ile İsveçli oyuncularla İngilizce çekilmiş. Oyuncular arasında Adam Pålsson (Kurt Wallander), Richard Dillane (Polis Şefi Hemberg), Leanne Best (Frida Rask), Ellise Chappell (Mona), Yasen Atour (Reza), Charles Mnene (Bash), Jacob Collins-Levy (Karl-Axel Munck), Alan Emrys (Gustav Munck) ve Kiza Deen (Mariam) yer alıyor. Yönetmenler Ole Endresen ve Jens Jonsson, senaryo ekibi Benjamin Harris, Jessica Ruston, Anoo Baghavan ve Ben Schiffer.
Levin proje hakkında şunları söylüyor: “Gerçek her zaman karmaşık değildir ama onu görmek cesaret ister. Bizim amacımız Wallander’ın gözüyle bu cesareti izleyiciye göstermekti. Bir izleyicinin ‘Mankell’in ruhunu hissedebildim’ demesi tüm çabamıza değer kıldı.”
Berna Levin’in hikâyesi kültürlerarası geçişin, göçün, aidiyetin ve yaratıcılığın kesişim noktasında duran bir anlatı olarak karşımıza çıkıyor. İsveç’te aşırı sağın yükseldiği, politik iklimin sertleştiği bir dönemde Levin’in üretimleri sessiz ama kararlı bir direnişi temsil ediyor.
“Wallander bizimle konuşmaya devam ediyor. Biz de onun söylediklerine yeni kuşakları dahil etmek istiyoruz” diyor Berna Levin.
BİR GÖÇMENİN GÖZÜNDEN ADALETİN ANATOMİSİ
Levin’in üretici kimliği teknik veya estetik tercihlerin yanı sıra politik ve sosyolojik duyarlılıkları da yansıtıyor. Henning Mankell’in romanlarında öne çıkan adalet, eşitsizlik, ırkçılık ve toplumsal yabancılaşma temaları, Young Wallander’da hem tematik arka plan hem de Levin’in göçmen olarak yaşadığı deneyimlerin sanatsal izdüşümü olarak işliyor.
Dizide Wallander, İsveç’in çokkültürlü ama kutuplaşmış banliyölerinde suçun izini sürerken çağımızın karmaşık sorularını açığa çıkarıyor: Suç bireysel bir sapma mı yoksa sistemik bir sonuç mu? Adalet kimin için, ne zaman ve nasıl işler? Göçmen çocuklar bu denklemde nereye oturur?
Levin, bu soruların yanıtını yalnızca kurgu değil, gerçek yaşam hikâyelerinde de arıyor:
“Henning’in mirasına sahip çıkan bir iş çıkarmak için çok çalıştık. O, İsveç’teki sağcı yükselişe karşı sanatı bir mücadele aracı olarak kullanan, yazdıklarıyla politik olanı görünür kılmayı amaçlayan bir yazardı. Biz de dizide bu mirası sürdürmeye çalıştık.”
YOUNG WALLANDER BİR KUŞAĞIN AYNASI
Henning Mankell’in yarattığı Wallander karakteri etik ve duygusal gelgitleriyle insanı anlatıyor. Young Wallander ise adaletle ilk yüzleşmesini ve adaletsizliğe verdiği ilk tepkiyi ele alıyor. Levin ve ekibi bu dönüşümü sadece dramatik bir ön hikâye olarak değil, çağımızın siyasi ve kültürel krizlerine ışık tutan bir araç olarak kurguluyor.
Dizinin İngilizce çekilmesinin evrensel bir bakışı desteklediğini düşünen Levin, bunu şöyle açıklıyor:
“Yeni bir çağdayız ve bu da yeni bir Wallander. Yerel ama küresel düşünen bir yaratıcı ekip olarak karakterin ve anlatının dünyaya açılmasını istedik.”
Bu seçimi elbette dizideki göç temasını güçlendiriyor: Dilsel ve kültürel sınırların ötesine geçmek, tıpkı bir göçmenin yeni bir ülkede kimliğini yeniden inşa etmesi gibi.
ANKARA’DAN MALMÖ’YE VE TERSİ: BİR KİMLİK YOLCULUĞU
Berna Levin’in hikâyesi Wallander’ın hikâyesi kadar katmanlı. Ankara’nın Etimesgut semtinde başlayan çocukluğu, 11 yaşında İsveç’e yapılan göçle başka bir evrene açılıyor. Los Angeles’ta sinema eğitimi alıyor, Hollywood’da çalışıyor, ardından Avrupa’ya dönerek İsveç ve İngiltere’de kültürel üretimin merkezine yerleşiyor. Bu göç döngüsü onun bakışını mekânsal ve epistemolojik olarak dönüştürüyor. Levin göçmen olmanın getirdiği dışarılıkla mücadele ederken hikâye anlatımını bir direniş biçimi olarak kullanıyor. Young Wallander sadece polisiye değil, göçün, sınıfın, ırkçılığın ve toplumsal adaletsizliğin de TV’deki yansıması olarak kabul edilebilir.
GERÇEĞİN İÇİNDEN GEÇEN KURGU
Young Wallander’da klasik “katil kim?” sorusu ön planda değil. Suçun toplumsal nedenleri, yapısal eşitsizlikler ve güç ilişkileri öne çıkıyor. Levin diyor ki: “Wallander için kurbanın cinsiyeti, kimliği, geçmişi önemli değil. Kurban bir insandır. Olayın ucunda kimin olduğundan çok, bu suçun neden ve nasıl mümkün olduğu önemlidir.”
İşte bu yaklaşım diziyi klasik polisiyelerden ayırıyor. Wallander sadece suçları çözen bir dedektif olarak değil, kendi kırılganlıkları ve adalet arayışıyla da izleyicinin vicdanına seslenen bir figür olarak karşımızda duruyor.
SANAT, GÖÇ VE MİRAS
Henning Mankell’in ardında bıraktığı edebi miras sadece İsveç’in değil, küresel vicdanın da bir parçası olarak algılanabilir. Tekrara düşsek de altını bir kez daha çizmek gerekiyor: Berna Levin’in yapımcılığında hayat bulan Young Wallander, söz konusu mirası bugünün politik bağlamında yeniden ele alıyor. En önemlisi bir göçmenin gözünden dünyanın adaletsizliklerine ışık tutuyor.
Genç Wallander sokaklarda kaybolmuş adaletin izini sürerken biz de onunla kendi kimliğimizin, geçmişimizin ve ortak vicdanımızın izini sürüyoruz.
EK NOT: Bu yazı Berna Levin’in 221B Magazin’e verdiği kapsamlı röportajdan yararlanılarak hazırlandı. Henüz yapımcıyla özel bir söyleşi gerçekleştirmek mümkün olmasa da bu dosyayla hem Young Wallander’ın güncelliğini hem de Berna Levin’in cesur üretim pratiğini yeniden gündeme taşımayı tercih ettik.
Berna Levin’i en kısa zamanda Yeni Kültür’de konuk ederek yeni projeleri ve üretimleri üzerine kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirmeyi diliyoruz.
IŞIN ERTÜRK – STUTTGART
KAYNAK: https://yenikultur.de/bir-gocmen-yapimci-olarak-berna-levin-ve-vizoru-gocmenler-suc-makinesi-mi/


