Prof. Dr. Dilek Takımcı Berlin’de: Projektörleri ödüllü belgesellere çeviriyorlar

Prof. Dr. Dilek Takımcı Berlin’de: Projektörleri ödüllü belgesellere çeviriyorlar
Yayınlama: 07.10.2023
Düzenleme: 08.10.2023 02:37
145
A+
A-

Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Sinema Bölümü’nde çalışmalarını sürdüren Prof. Dr. Dilek Takımcı ödüllü belgesel filmlerin analizini Alman meslektaşları ile birlikte yapmak üzere Almanya’nın başkenti Berlin’e geldi. Tiyatro Gazetesi’nin Almanya Temsilcisi gazeteci Yalçın Baykul ile bir araya gelen Prof. Dr. Takımcı filmlerdeki oryantalist yaklaşımlara da ışık tutacaklarına işaret etti. 

Tiyatro Gazetesi’nde Baykul’un sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Dilek Takımcı’nın çalışmaları hakkında aktardığı ayrıntılı bilgilerin yer aldığı söyleşisi şöyle:

YALÇIN BAYKUL: Sevgili Dilek Hanım, öncelikle Berlin’e hoş geldiniz! Geliş nedeninizi öğrenebilir miyiz?

DİLEK TAKIMCI: Hoş bulduk, teşekkür ederim. Berlin’e geliş nedenim akademik bir çalışmadır; tabii uluslararası Alman Akademik Değişim Servisi-DAAD’den burs aldım. Burada Alman bir partnerim var: Profesör Dr. Skadi Loist, Babelsberg Sinema Üniversitesi Konrad Wolf’den. Onunla birlikte Amsterdam Uluslararası Belgesel Film Festivali‘ndeki (IDFA) başlangıcından günümüze dek ödül alan uzun metraj belgesel filmleri analiz edeceğiz. Esasında bu konu ile ilgili Arş. Gör. Hüdai Ateş’e danışmanlık yaparak bir doktora tezi hazırlamıştık, o tezden yola çıkarak üç ortaklı bir proje hazırlıyoruz.

Prof. Dr. Dilek Takımcı

Filmlerde ne tür oryantalist özellikler olduğu, Edward Said başta olmak üzere bu konuda düşünce üreten kuramcıları merkeze aldık. Günümüzde önemli derecede belirleyici olan dekolonyalist söylem çalışmalarına katkı sağlamak istiyoruz. Modernizm ve koloniyalizme karşı pek çok eleştiriler varken, Amsterdam Festivali kendi bünyesinde de bir dekolonyalist bölüm oluşturmuş durumda. Ancak geçmişle hesaplaşmadan günümüzü anlamak mümkün değil. Bu bağlamda IDFA’ da geçmişten günümüze oryantalist temsilleri analiz etmek önem taşıyor.

YALÇIN BAYKUL: Ne kadar kalacaksınız, Berlin’de?

DİLEK TAKIMCI: Üç ay kalacağım.

YALÇIN BAYKUL: Peki namı değer Babelsberg Film Stüdyoları’nı ziyaret de var mı, programınızda?

DİLEK TAKIMCI: Daha önceki gelişimde Prof. Dr. Lothar Mikos İle ortak bir çalışmamız olmuştu. O gelişimde, Stüdyoları ve Film Parkı’nı gezme fırsatım olmuştu. Bu gelişimde henüz gidemedim ama ilk fırsatta bir ziyaret etmeyi düşünüyorum. 

YALÇIN BAYKUL: Sizin gelişinizin ilk gününde ne rastlantıdır ki ünlü Alman Yönetmen Volker Schlöndorf ve Babelsberg Film Stüdyoları üzerine bir radyo haberi vardı. Schlöndorf’un çarpıcı bir yorumunu yineliyordu birçok radyo kanalı. Özetle şöyle diyordu üstad: ,Öyle bir döneme girdik ki, dünyanın en değerli ve köklü film stüdyolarından biri iflasın ve kapanmanın eşiğinde!’’ Sizce de böyle bir kriz var mı dünya sinemasında?

DİLEK TAKIMCI: Dünyanın diğer ülkelerinin sinemaları Hollywood’a karşı hep bir kriz halindedir zaten. Çünkü sinema sanayisinin kalbi Hollywood’da atıyor. En geniş izleyici kitlelerini çeken filmler Hollywood’da üretiliyor. Dolayısı ile Avrupa ve üçüncü dünya ülkeleri filmleri bu aşamada çok zayıf kalıyor. Alman sineması da yıllardır atağa geçmeye çalışıyor. Devlet tarafından da hiç yabana atılamayacak destekler sağlanıyor ama Hollywood karşısında yeterince bir üstünlüğe ulaşamıyor bir türlü ve üretim de yeterli değil. Gerçi şu aşamada film sanayisi daha çok dijital platformlara kaymış durumda. Netflix, BluTV, Disney+, vs. Buralara yönelik de içerikler üretiliyor. Örneğin, Netflix filmlerine şöyle bir göz attığımda Alman film içeriklerinin yeterli olmadığını gözlemliyorum. Kalite bakımından iyi denebilecek çalışmalar olsa da, sayısal olarak çok az olduğu ortada. Stüdyoların kapanma aşamasına gelmesini film ve dizi sektörünün yeterince güçlü üretim yapamamasına bağlıyorum. Öte yandan Babelsberg Film Stüdyolarının desteklenmesi gerek. Dünya sinemasında oynadığı rol açısından tarihi bir öneme de sahip bu kurumlar. Sessiz sinemadan günümüze dek sinemayı sinema yapan ekspresyonist film akımın öncüsüdür Alman Sineması. Dolayısı ile bu stüdyoların en azından taşıdığı tarihsel önem nedeniyle desteklenmesi gerekir diye düşünüyorum.

YALÇIN BAYKUL: Söyleşimizi özel bir soru ile sürdürelim mi? Şu ana kadarki yaşamını bir on, bilemedin on beş cümleye sığdırarak anlatmanı isteseydik; neler söylerdin?

DİLEK TAKIMCI: Yaşam gerçekten bir yolculuktur. Bu yolculukta gayret ettiğin kadar, güçlü olduğun kadar varsın. Bugün Konya’nın küçük bir köyünde doğup, Almanya’nın başkenti Berlin’de profesör bir akademisyen olarak proje yapabiliyorsam, bu yaşamımdaki gayretlerim ve akıl üretmelerimin olanaklı kıldığı bir aşamadır. Bu yolculuk pek kolay olmuyor, ancak yaşamın da değeri bu sürekli üretmek değil midir? Yaşama anlama veren şeylerin yolu hep üretmekten geçiyor aslında. Aynı zamanda bir dört yıllık yoğun bir yöneticilik deneyimim de oldu; Ege Üniversitesi İletişim Fakültesinde bir dönem dekanlık yapmanın yanı sıra Üniversitenin Medya Merkezi Müdürlüğü’nü de yaptım. Dolayısı ile benim yaşam alışkanlığım üretmek üzerine kuruludur; üretmezsem yaşam anlamlı gelmeyecekmiş gibi düşünüyorum hep.

YALÇIN BAYKUL: Sizi özellikle sinema alanına iten ne oldu?

DİLEK TAKIMCI: Esasında çok bilinçli bir seçim değildi. Sadece bir heves vardı bende. Bizim gençliğimizde bir Yeşilçam bir de TRT vardı görüp göreceğimiz. Özel kanallar 90’lı yıllarda hayatımıza girdi. Ben 80’lerin başında üniversite sınavlarına girdiğimde Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema TV Bölümü bir tek yıl yüksek puanla üniversite yerleştirme puanı ile öğrenci aldı. Diğer yıllar hep yetenek sınavı ile almıştır. Benim Hukuk Fakültesi’nden sonraki tercihimdi İzmir Sinema TV Bölümü. Puanım tutuca, aile büyük bir şok yaşadı ve çok rahatsız oldular, bana ,,Televizyon tamircisi mi olacaksın? Sinemalarda bilet mi satacaksın? Artist mi olacaksın? yollu sorular yöneltiyorlardı. Son sözü babam söylediğinde herkes susmak zorunda kaldı. Dedi ki, ,,Benim kızım, gitsin okusun, kültürlü bir insan olsun, ondan başka bir şey beklemiyoruz!’’ Beni Güzel Sanatlar Sinema Okulu’na taşıyan babamın bu biricik cümlesi olmuştur.

YALÇIN BAYKUL: Yani sinema alanındaki kariyer merdivenleri o zamandan bu yana hiç ara vermeden sürdü mü?

DİLEK TAKIMCI: Aslında bir buçuk yıllık bir aram var. Hava alanında çalıştım. Halkla ilişkiler uzmanı olarak. Ama sonra baktım orada benim beklentilerimi karşılayan bir potansiyel yok; daha hava alanında çalışırken yüksek lisansa başladım. İşimin bitmesine yakın Ege Üniversite’sinin akademik kadrosuna geçtim.

YALÇIN BAYKUL: Eğitim ile ilgili bir soru sormak istiyorum. Ülkemizde sinema eğitimi ne durumda?

DİLEK TAKIMCI: Türkiye’de birçok Üniversitede İletişim Fakülteleri açıldı, Güzel Sanatlar Fakülteleri açıldı. Tüm bu fakültelerde çoğunlukla Sinema Televizyon bölümleri var. Ama birçok bölümde teknik ve akademik imkânsızlıklar yaşanıyor: özellikle devlet okullarında. Esasında ben teknik açıdan yoksunluğu umutsuzluk olarak görmüyorum. Çünkü bizim işimiz tam da burada başlıyor. Zira bizim işimiz üretkenliğe dayalıdır. Ben hiçbir imkânımız yokken öğrencilerime kibrit kutularından fotoğraf makinesi yaptırarak pinhole kamera çalışması gerçekleştirdim, fotoğraf çektirdim.  Hiç teknik imkânımız yokken senaryolar yazabilir, kitaplar okuyabiliriz.  Biz seksenli yıllarda Güzel Sanatlar’da okurken 8 mm ve 16 mm kameralar vardı, VHS tekniği  yeni çıkmıştı, tek bir kameramız vardı ve öğrenciler olarak onlara ulaşmamız çok zordu ve hep tekniğe ulaşmada imkansızlıklarla boğuşuyorduk; ama çok okuyorduk. Hocalarımız bize ,”Kendinizi bilgi ile donatın, tekniği üç ayda öğrenirsiniz’’ derlerdi. Dolayısıyla bizim dönem mezunları sinema piyasasında hep iyi yerlere gelen insanlar oldular. İstanbul ile karşılaştırıldığında İzmir taşra sayılır, ama biz kendimizi iyi yetiştirdik. Piyasa olmadığı için kendimize yatırım yapa biliyorduk. Bunu biz avantaja dönüştürmüştük.

Yani sinema ve televizyon eğitimi esasında kişinin kendisiyle, kendini geliştirme ile de çok ilintili bir alandır. Bizim Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Tv Sinema Bölümü teknik açıdan da çok iyi bir durumda. Bu konuda alçak gönüllü olmayacağım, özellikle benim dekanlığım döneminde orada profesyonel nitelikte çok iyi bir TV stüdyosu kurduk. Öğrencilerimiz Üniversitenin Televizyon kanalında, radyosunda programlar üretebiliyor. Ayrıca gazetecilik öğrencilerinin uygulama yapabileceği bir haber ajansımız da var. 

Günümüzde artık telefonlarla da film çekilebiliyor. Söylemek istediğim, tekniğin bizi bağlayıcı etkisinin olmadığıdır. Önemli olan senaryo.  Hani senaryo kafası diyoruz ya, işte o aşamaya ulaşmak, onu kurabilmek gerekiyor. Özellikle sosyal medya ortamın çok yoğun olduğu bu dönemde çocukların uzun okuma ve dikkatlerini yoğunlaştırma konusunda bir problem yaşadıklarını gözlemliyoruz. Bunun aşılması çocukların okuması ve kendilerini bilgi ile donatması gerekli esasında.

YALÇIN BAYKUL: Özellikle sormak istediğim bir noktaya geldik. Son yıllarda, özellikle gençlerde bu okumama özelliği hepimizce aşikâr zaten. Öyle ki tiyatro bölümlerinde mezun olup Brecht tanımayan tiyatroculara, Hitchcock’u hiç duymamış sinema televizyon bölümü mezunlarına rastlıyoruz.  Ne dersiniz bu konuda?

DİLEK TAKIMCI: Gerçekten de bu mümkün değil. Bizde sinema tarihi dersleri, senaryo veya film üretimi derslerinde mutlaka bu konular işleniyor. Örneğin ben dramaturji derslerine giriyorum ve bu sanatsal üretimin iki kuramsal temel ayağı var: Ya Aristocu anlatı geleneği ya da Brecht estetiğinde temellerini bulan göstermeci anlatım anlayışı… sanat sinemasını anlayabilmemiz için mutlaka Brecht estetiğinden mutlaka haberdar olmamız gereklidir. Bu temeli, bu yaklaşımı kazandırmayan bir eğitim mümkün olabilir mi? Bu eğitim verildiği halde öğrenci bilgi üretemiyorsa, bu durumda öğrencinin tabiri caiz ise ,,saf kalma, bakir kalma direnci’’ gösterdiğini söyleyebiliriz.

YALÇIN BAYKUL: Peki Dilek hocam, sizin teknoloji bağımlılığı konusunda da benim çok takdir ettiğim çalışmalarınız var. Onunla bağlı olabilir mi öğrencilerin bu ,”saflık” çabası?

Esasında teknoloji sayesinde bilgiye erişim çok kolay, anlık, kısa kısa hızla akan gönderi bombardımanına teslim olmadan bir durup, odaklanıp bilgiye emek vermek lazım.

Önümüzde bir sinema, televizyon ve tiyatro olgusu var. Sizin tüm bu disiplinlerle son derece uygulama ağırlık bağlarınız var. Bir de oyunculuk doğal olarak. Sinema tiyatro ilişkisinden başlarsak… bir destekten mi yoksa köstekten mi söz etmek gerekir?

DİLEK TAKIMCI: Sinema sanatı tüm sanatlardan beslenen bir sanat. Yani sinemanın başlangıç yıllarında, özellikle Türk sinemasında Muhsin Ertuğrul ekolü diyoruz. Tiyatro temelli çalışmalar olmuş ve sinema dilinin gelişmesini geciktirmiş olduğunu, sonra Lütfü Akad ile birlikte sinema dilinin geliştiğini Türk sinema tarihinde anlatıyoruz. Ama tiyatro ile sinema birbirini bütünleyen, birbirini tamamlayan ve geliştiren, birbirinin geleneğinden göreneğinden faydalanan sanat kolları. Öte yandan oyunculuk olgusu var. Her ne kadar sinema oyunculuğu, dizi oyunculuğu ve tiyatro oyunculuğu çok farklı disiplinler gerektirse de bizim bir sinemacı olarak oyuncu yönetiminden mutlaka haberdar olmamız gerekir. Esasında sinema okullarında oyunculuk yönetimi dersleri konmalı. Örneğin ben bölüm başkanlığım dönemimde oyunculuk yönetimi dersleri koymuştum. Neden? Çünkü sinemacı olarak oyunculuğa göbekten bağlıyız. Oyuncu olmadan film yapmamız, kurgusal film yapmamız mümkün değil. Dolayısı ile tiyatro ve sinema birbirini etkileyen ve birbiriyle göbekten bağlı sanatlardır.

Televizyon da aynı şekilde. Bugün dizilere baktığımızda, tüm dizileri tiyatrocuların ayakta tuttuğunu görüyoruz. Her ne kadar başrollerde ve yan rollerde sadece güzel görünen oyuncular olsa da ana karakterlerden bir veya ikisi tiyatrocu olunca her diziye niteliksel bir kalite katıyor ve o dizinin ilgiyle izlenmesini sağlıyor. Kısacası dizileri, filmleri izlenir kılmakta tiyatrocuların emeği yadsınamaz bir gerçektir diyebiliriz.

YALÇIN BAYKUL: Sinema dili bambaşka bir olgu aslında. Brecht, tiyatroda gösterdiği başarıyı sinema denemelerinde gösteremedi. Onun dışında tiyatro kökenli birçok yönetmenin de sinemada hiç bir varlık gösteremediğini gözlemliyoruz. Bunda sinemanın kendine özgü dilinin rol oynadığına katılır mısınız?

DİLEK TAKIMCI: Tiyatro sahnesinde oyuncu abartılı jest ve mimikler kullanırken, sinema oyunculuğu ise gündelik hayatın hal ve davranış biçimine benzer, olabildiğince yalın olmalı. Bundan kastım sinemada geniş oyunculuğun abartılı kaçacağıdır. Örneğin insanın gözündeki tiki kameranın yakın çekim olanaklarıyla devasa boyutlarda gösterme olanağı vardır. Dolayısıyla oyuncunun tiyatro sahnesindeki gibi abartılı bir oyunculuk sergilemesi gerekmiyor. Dolayısı ile bu ayrım yapılmadığı takdirde sıkıntılar yaşanması kaçınılmazdır. Ama iyi bir oyuncu bulunduğu her mecraya göre kendini yönlendirebilen bir oyuncudur.

YALÇIN BAYKUL: Peki bu bağlamda Türk Sinemasına bir göz atacak olursak, sinemamızın durumunu değerlendirirken dizileri mi yoksa son zamanlarda ortaya çıkan özgün sanatsal filmleri mi baz alacağız? Hangisi belirleyici Türk sinemasında?

DİLEK TAKIMCI: Tabii ki diziler de önemli. Çoğu kez birçok filmin dizisinin çekildiğini, birçok dizinin filminin yapıldığını da görüyoruz. Bu iki sektör kaçınılmaz olarak birbiriyle iç içe geçmiş durumda. Türk dizileri ülkemizde yakaladığı başarıların ötesinde uluslararası boyutlarda da boy göstermeye, izlenmeye ve beğenilmeye başlanmış durumdalar. İyi gelirler etmeye de başladılar bu alanda. Ama benim hep söylediğim bir şey vardır: Dizilerimizden, sinema filmlerimize sinemamız hala Yeşilçam’ın ekmeğini yiyor. Neden derseniz?  Yeşilçam’ın melodram anlatısının anlatı kalıpları, dizlilerde ve filmlerde sürdürülmeye çalışılıyor. Daha zekice kurgulanmış, üzerinde düşünülüp taşınılmış, uzun uzun fikirler yürütülmüş, arayışlar içine girilmiş özgün ve ilginç öyküler yerine, hala o Yeşilçam’a özgü bildik aşk üçgenleriyle öyküler anlatılıyor. Tabii ki sinemamızın Yeşilçam’dan gelen bir izleyici kitlesi var ve onların zevklerine ve alışkın oldukları kalıp ve klişeleri dizi sektörü de sürdürüyor. 

YALÇIN BAYKUL: Can alıcı bir konu üzerine görüşlerinizi almak istiyorum. Örneğin birçok uzman –görüşlerine katılmamakla birlikte- dile getirmek istiyorum; tiyatronun geleceğini çok karanlık görme eğilimindeler. Öte yandan, şiir bitti, roman, öykü okuyan yok, gazetecilik, yayıncılık öldü, tiyatro can çekişiyor diyenler kapladı ortalığı, Peki sizce, sinema ne durumda?

DİLEK TAKIMCI: Aslında hiçbir şey bitmez… Bugün yaşanan bir boyut değiştirme olayıdır. Ben bittiğine inanmıyorum hiçbir zaman. Tabii ki sinema da boyut değiştiriyor… Gelişen teknolojiler ile birlikte artık interaktif sinema dönemine girdik.  Filmi izleme esnasında seyirci de filmin öyküsünün ilerleyişini belirleyebiliyor. Şunu kesin olarak söyleyebilirim ki, insanlık  var olduğu müddetçe öykü anlatmak son bulmayacaktır. İnsanlık tarihinde hayatı anlamlandırmamız öyküler ile sürmektedir… Ta mitolojik öykülerden beri, ister masallarla olsun, ister türkülerle, şiirlerle olsun, ister anlatı ve romanla olsun, günümüzde ise radyo, televizyon, tiyatro ve sinema ile olsun öykü anlatma geleneği hiç ara vermeden sürdürülmektedir. Ama insan hayatına anlam veren şey, öyküdür. İnsan olarak hep öykülere ihtiyacımız var, yaşadığımız sürece öykü anlatmayı, öykü dinlemeyi sürdüreceğiz. Öyküler hayatı anlamamızı sağlıyor, anlam katıyor, dolayısıyla İnsan hayatının anlamı öyküdür.

YALÇIN BAYKUL: Sizin teknoloji bağımlığı üzerine müthiş bir yorumunuz vardı. Birçok yorumunuza internetten ulaşılıyor zaten ama o teknoloji yorumunuz bir de kendi sesinizden duyabilir miyiz?

DİLEK TAKIMCI: Artık günümüzde maalesef İnternet kullanım süresini kontrol edememek, uygulamalardan birine bağımlı olmak gibi problemlerle başa çıkmak durumundayız. Sosyal medya platformları için binlerce mühendis yapay zekâ ile insanları neyin bağımlı edip, neyin manipüle edeceğini tespit etmekle uğraşıyor. İnsanları metrikse çekip, oradaki faaliyetlerini veri olarak toplayıp, reklam verenlere satarak, bundan kar ediliyor ve insanlar bunun farkında değiller. Oysa var oluşumuza dair paylaştığımız dijital izler yıllık trilyon dolarlık gelirler kazanan bir endüstri tarafından işletiliyor. Biz bu endüstrinin ticari ürünüyüz. Tüm dünya ile bedava sosyalleşme, bağlantı kurma, beğeni alma fikri beynimizde ödül sisteminde dopamin salgılanmasına neden oluyor. Kimse kullandığı uygulamaların hükümler ve koşullarını okumuyor bile. Unutmayalım birçok bağımlılık yapan ilaç dopamin seviyelerini arttırarak çalışır. İnternet bağımlılığı kimsenin üzerinde fazla konuşmadığı büyük bir sorun olarak sürekli artarak insanlığı içine çekiyor.

YALÇIN BAYKUL: Peki şu anda Berlin/Köpenick’deyiz. Birlikte bir şehir turu yaptık, Brandenburg’un kuğulu göllerini gezdik. Ormanlar içinde yol aldık, tipik Berlin klasiği kahve, pasta dondurma üçlemesini tattık. Kısacası: Nasıl bir duygu Berlin’de olmak?

DİLEK TAKIMCI: Berlin, çok yeşil ve huzurlu bir şehir. Geniş bir alanda kurulmuş. Sanki burada hayat daha yavaş akıyor. Türkiye’de daha hızlı yaşıyoruz sanki. Burada her şey daha derinden hissederek ve daha yavaş yaşanıyor sanki. Her şey yerli yerinde ve daha huzurlu bir atmosfer sunuyor insana. Yani Berlin’de yaşamak çok güzel şey…

9 Ekim akşamında Avrupa Türk Gazeteciler Birliği ATGB’nin Berlin şubesinin davetlisi olarak Türk-Alman İşadamları Derneği’nde ,,Teknoloji Bağımlılığı’’ üzerine bir konuşma yapacaksınız. Daha sonra da bir hafta sonu  ,,Senaryo nasıl yazılmalı?’’ başlıklı bir atölye çalışmanız olacak. Belki birlikte ,,Oyuncu yönetimi’’ odaklı bir atölye çalışması da planlarız. Umarım, Berlinliler de sizin buradaki ziyaretinizden yararlanır ve ortak bir ürün çıkartılır, anavatana dönmeden önce. 

YENİ POSTA – BERLİN

KAYNAK: www.tiyatrogazetesi.net