Bir savaşın tehlikeli uzantıları: Rusya, Ukrayna ve Almanya (I)

Bir savaşın tehlikeli uzantıları: Rusya, Ukrayna ve Almanya (I)
Yayınlama: 09.01.2026
22
A+
A-

Ukrayna’daki savaş, gerek Almanya gerekse Türkiye’yi çok yakından etkiliyor. Savaşın nereden geliyor ve nereye gittiğine, bu hafta ve önümüzdeki haftalarda bir göz atacağız.

Şöyle bir algıyla başlayabiliriz: ABD, AB ve genelde Batı’ya göre, Ukrayna savaşının sorumlusu Rusya’dır. Rusya, Sovyetler Birliği’nin (SB) dağılmasını hazmedememiş, egemen, bağımsız bir ülke olan Ukrayna’ya saldırarak topraklarının bir kısmını işgal etmiştir.

Dr. İ. Halil Özak

Rusya’ya göre ise neden, Batı’nın Rusya’yı daha fazla köşeye sıkıştırması, Rusya’nın etki alanlarını daraltmak istemesi.

Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra Rusya’nın ABD ve Batı ile çatışması yavaş yavaş başladı ve Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (ADC) yıkılması ile adım adım devam etti.

NATO’nun doğuya doğru genişletilmemesi konusunda verilen sözler tutulmadı. Almanya tarafı Rusya’ya böyle bir söz verilmediğini belirtmesine karşın, Almanya ve Almanya dışında çok sayıda uzman böyle bir söz verildiğini belirtiyorlar. Örneğin, Hamburg eyaleti eski Başbakanı SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) Klaus von Dohnanyi gibi isimler yazılı olmamakla birlikte görüşmelerde, NATO’nun doğuya doğru genişleme niyetinin olmadığının belirtildiğini söylüyorlar.

Uluslarası ilişkilerde karşılıklı verilen sözlerin tutulması, ülkeler arasında karşılıklı güven sağlama bakımından önemlidir. Ancak tayin edici olan yazılı anlaşmalardır.

O dönem Rusya’daki Garbaçov yönetimi iyi niyet belirtilerini, verilen sözleri ne yazık ki yazılı anlaşma haline getirmedi. Böylece bugünkü gelişmelerin yolunu açtı. ABD ve AB de zaten genişlemeye niyetliydiler ve mevcut durumu kendi lehlerine çevirdiler.

AB adım adım Rusya’ya doğru genişledi

1990 yılında iki Alman devletinin birleşmesi ile AB, doğuya doğru genişlemesini başlatmış oldu. 1995 yılında Finlandiya, İsveç ve Avusturya ile Orta ve Kuzey Avrupa’ya doğru genişleyen AB 2004 yılında Estonya, Letonya, Litvanya, Çekya, Macaristan, Polonya, Slovakya ve Slovenya’yı üye alarak Orta Avrupa ve Baltık bölgelerindeki büyük genişlemeyi sağladı.

Almanya, AB’nin bütün bu genişleme sürecinde her zaman bir motor rolü oynadı. Doğuya doğru genişlemeyle birlikte, Almanya, Rusya’dan uzaklaşarak adeta AB ülkeleri tarafından çevrilmiş bir ada haline geldi.

2007 yılında Bulgaristan ve Romanya’nın, 2013 yılında da Hırvatistan’ın AB’ye katılmasıyla Rusya’nın Balkanlar üzerinden çevrilmesi kesinleşti. AB böylece Karadeniz’de limanlara da sahip oldu.

AB’nin genişlemesini NATO’nun genişlemesi tamamladı

NATO’nun doğuya doğru genişlemesi Rusya’nın “kırmızı çizgileri”nden biriydi. Ama bu çizgi NATO tarafından sürekli çiğnendi.

1990 yılında iki Almanya’nın birleşmesiyle birlikte, daha önce Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin (SSCB) başını çektiği, Dostluk İşbirliği ve Karşılıklı Yardımlaşma Antlaşması’na (Varşova Paktı) dahil olan Alman Demokratik Cumhuriyeti toprakları, Kuzey Atlantik Anlaşma Örgütüne (NATO) katılan ilk topraklardı. 1999 yılında da Macaristan, Polonya ve Çek Cumhuriyeti de NATO’ya katılan diğer Varşova Paktı eski üyesi ülkeler oldular.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 25 Eylül 2001 günü Federal Almanya parlamentosunda konuşan ilk Rusya devlet başkanı oldu. Putin konuşmasında Avrupa ile Rusya, Rusya ile Almanya arasında soğuk savaş politikalarını terk ederek yeni bir sayfa açılması ve Avrupa kıtasının güvenli, savaşsız bir kıta olması için çaba gösterilmesi gerektiğini belirtti. Portekiz başkenti Lizbon’dan Rusya’nın doğu ucundaki Vladivostok şehrine kadar geniş bir coğrafya ve ülkeleri kapsayacak ortak ekonomik bir alan için niyetini belirtti.

Ancak NATO’ nun genişlemesi durmadı.

2004’te Slovakya, Slovenya, özellikle Baltık ülkeleri Letonya, Litvanya, Estonya’nın üyelikleri NATO’yu Rusya sınırına daha bir yaklaştırdı. Aynı yıl Romanya ve Bulgaristan’ın da katılımıyla NATO da, AB gibi Karadeniz’de limanlara sahip oldu.

Rusya bu duruma çeşitli toplantılarda sert tepkiler gösterdi. Devlet Başkanı Vladimir Putin 10 Şubat 2007 günü Münih Güvenlik Konferansı’nda tek kutuplu dünyayı, ABD’nin hâkimiyetini, bu hâkimiyeti daha da yoğunlaştırma çabalarını ve NATO’ nun sürekli Rusya’ya doğru genişlemesini bir defa daha eleştirdi.

Ancak NATO, 2009’da Hırvatistan ve Arnavutluk ile Balkanlardaki bu genişlemeyi Sırbistan ve Bosna-Hersek dışında tamamladı.

2023 ve 2024 yıllarında da Finlandiya ile İsveç NATO üyesi oldular ve böylece NATO Rusya’yı kuzeydoğudan kuşatmasını gerçekleştirmiş oldu.

Rusya için Karadeniz’in önemi

Sanayi ürünleri yoğun olmamakla birlikte Rusya sürekli hammadde, yarı işlenmiş madde ve petrol ve doğalgaz gibi enerji ihraç eden dünyadaki önemli ülkelerden biridir. Nitekim ihracatının en önemli kısmını petrol, doğalgaz ve çeşitli minareller meydana getirir.

Rusya, ihracatının bir kesimini kuzeydeki limanlarından yapıyor. Ancak denizde oluşan kalın buz tabakalarından dolayı bu limanlar her zaman ulaşıma açık değiller. Bu limanlar, örneğin Murmansk limanı buz kırıcıları yardımıyla 12 ay açıktır. Arkangelsk limanı da yıl boyu açıktır ve genellikle kereste ihracatı yapılır. Ancak Naryan Mar limanı ancak 6 ay kullanılabiliyor. Yine Sebata, Dikson ve Tiksi limanları buzullar gereği ancak 4-7 ay arası ulaşıma açıktır.

Zorlu tabiat şartları gereği, Rusya’nın kuzeydeki limanlarından ulaşımın ticari gemiler için sınırlı olması, Karadeniz’deki Rus limanlarının ulaşım ve askeri açıdan önemini daha da arttırmaktadır.

Novorossiyk, Rusya’nın Karadeniz’deki en büyük ve en önemli ticaret limanıdır. Petrol ihracatının 1/5 i bu limandan yapılır. Sochi ve Anapa limanları genellikle iç ticaret ve turizm açısından önemlidir. Yine Taupse limanı da petrol ticareti için önemli Rus limanlarından biridir.

Ayrıca Rusya’nın 2014’te ilhak ettiği, Kırım’dak Sivastopol limanı Karadeniz filosunun ana üssüdür.

Karadeniz’in Rusya askeri stratejisindeki önemi

Karadeniz’in Rusya için önemli limanlardan ayrı olarak, askeri stratejisinde de dünya çapında bir öneme sahiptir. Karadeniz ve dolaylı olarak İstanbul ve Çanakkale boğazları üzerinden de Akdeniz’e açılan bir Rusya, Ortadoğu’daki varlığını ve etkisini koruyabilir.

1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi Karadeniz’de kıyısı olmayan ülkelere askeri gemiler için tonaj ve süre sınırı getirmişti. Böylece, Karadeniz’de kıyısı olmayan ülkelerin gemilerinin Karadeniz’deki toplam sayısı 9’u, toplam tonajı ise 30 bin tonu geçemez. Ayrıca bu gemiler Karadeniz’ de ancak 21 gün kalabilirler.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Karadeniz, Montrö Boğazlar Sözleşmesi gereği, büyük ölçüde bir Sovyet gölü gibiydi.

Rusya için Karadeniz’in stratejik konumu

Rusya-Ukrayna savaşı ile ilgili olarak, sorun NATO, AB, Ukrayna, Rusya ve BM’de (Birleşmiş Milletler) ele alınırken hep AB ve NATO’nun karadan genişlemesi olarak ele alınır. Ancak AB ve NATO’nun Karadeniz’de de genişlemesinin Rusya için olan etkisi genellikle irdelenmez.

Bu makalenin sınırlı çerçevesi içerisinde çatışmanın Karadeniz yönü de kısaca ele alınacaktır.

Karadeniz, toplam 4869 km kıyı şeridi olan bir deniz. Bu kıyı şeridinin ancak 1329 km’si NATO üyesi olan Türkiye’ye aitti. Geri kalan 3540 km’lik kıyı şeridi, Ukrayna (Azak Denizi dahil), 1756 km, Rusya 421 km, Bulgaristan 354 km, Gürcistan 310 km ve Romanya 225 km olmak üzere Sovyetler Birliği’nin denetimi altındaydı.

Bir başka ifadeyle, Karadeniz, Sovyetler Birliği yıkılıncaya kadar (1991) neredeyse bir SSCB gölü gibiydi.

Ukrayna, Rusya ve Gürcistan kıyıları, bu ülkeler Sovyetler Birliği üyeleri oldukları için, Bulgaristan ve Romanya kıyıları da Sovyetler Birliği üyelerinin de üye olduğu COMECON (Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi) hem de “Varşova Paktı”üyesi oldukları için Sovyetler Birliği’nin kontrolü altındaydı.

Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra 2004 yılında Romanya ve Bulgaristan’ın NATO üyesi olmalarıyla birlikte NATO’nun kontrol ettiği kıyı şeridi Türkiye’nin kıyıları ile birlikte 1908 km’ye çıktı.

2004 yılı NATO’ nun en fazla genişlediği yıl olmasına ve Rusya’yı birçok yönden kuşatmasına karşın, bu genişleme NATO için yeterli olmadı.

Sovyetler Birliği, COMECON ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra ABD tek kutuplu bir dünyada ısrar etti. ABD yönetimleri uzun yıllar Sovyetler Birliği’ni bir yandan kendileri ile rekabet edemeyecek bölgesel bir güç olarak değerlendirdiler. (Örneğin, ABD Başkanı Barack Obama.) Ancak aynı yönetimler, öte yandan, muhtemelen elinde en fazla atom başlığı bulunduran, yani bir “atom gücü” olan Rusya’nın nüfuz alanlarını sınırlamak, etkisini azaltmak istiyordu.

Böyle bir strateji gereği NATO, doğrudan Rus sınırına kadar gelmeye çalışıyordu.

Bu niyetinden dolayı NATO, 2-4 Nisan 2008 yılında Romanya başkenti Bükreş’teki NATO toplantısında, Gürcistan ve Ukrayna’nın üye olacaklarını açıklayarak, bu ittifakın daha da çok genişleyeceğini ilan etti. Bu genişleme gerçekleşirse, NATO Karadenizdeki toplam kıyıların 3 bin 974 km’sini kontrol altına almış olacak. Rusya’ya 421 km uzunluğunda bir kıyı şeridi kalacaktı.

Böylece NATO güneyden Gürcistan, batıdan Ukrayna yoluyla Rusya’yı karadan ve denizden tamamen kuşatmış olacaktı.

Yukarıda ana hatlarıyla çizilen gelişmeler gösteriyor ki, bir tarafta AB, ABD ve NATO, diğer tarafta Rusya vardı ve bunlar arasındaki çatışma, askeri, ticari ve siyasi olarak nüfuz alanlarını genişletme veya o alanları koruma üzerine olan çatışmadır.

NATO, ABD ve AB’nin Rusya sınırına kadar gelerek, onu köşeye sıkıştırmasının cevapsız kalmayacağı açıktı.

ABD ve bugünkü Rusya’nın yerinde olan Sovyetler Birliği’nin, böyle bir durumu Küba Krizi sırasında yaşadıkları biliniyor.

ABD, SSCB, Küba krizi ve bugüne benzerlikleri

Tarihte ABD ile SSCB ve her iki ülkenin etki alanlarındaki ülkeleri de bir nükler savaşın eşiğine getiren bir nüfuz alanı çatışması, Küba Krizi’dir.

Bu çatışma, kamuoyunda yaygın olarak ABD, SSCB ve Küba arasında bir kriz olarak bilinmesine karşın, krizin esas taraflarından biri ve başlangıcı Türkiye’dir.

1950’li yıllarda Batı Avrupa’nın askeri gücü SSCB karşısında yeterli değildi. 1957 yılına kadar NATO stratejisi, SSCB’nin Batı Avrupa’ya saldırısına karşı, Batı Avrupa’yı atom silahlarıyla savunma üzerine kuruluydu. Plan buydu. 1957 yılında SSCB’nin Sputnik füzelerini geliştirerek, uzun menzilli roketlere sahip olmasıyla ABD ve SSCB arasındaki denge bozuldu. Bozulan dengeyi yeniden kurmak için ABD, Batı Avrupa’ya orta menzilli atom başlıklı roketler konuşlandırmak istedi.

Ancak Batı Avrupa ülkeleri, ABD ve SSCB arasında atom başlıklı roketle yapılacak bir çatışmanın ortasında kalmamak için, ABD’nin bu önerisini ilk önce reddettiler. Atom başlıklı füzelerin Türkiye’ye konuşlandırılmasının Sovyetler Birliği’ne karşı bir provokasyon olacağı biliniyordu. Ancak 1957 yılındaki NATO toplantısında alınan karar gereği ve Türk hükümetinin isteği üzerine, 15 Ekim 1959 tarihinde 15 Jupiter füzesi Türkiye’de konuşlandırıldı.

ABD ve Türk hükümeti arasında yapılan anlaşmaya göre, füzeleri kullanma yetkisi sadece ABD’de idi ve Türk parlamentosunda füzelerin konuşlandırılması konusunda bir oylama yapılmamıştı.

Türk kamuoyu füzelerin varlığını konuşlandırmadan sonra öğrendi.

O zamanlar SPD’nin askeri işler uzmanı ve sonraların Federal Başbakanı Helmut Schmidt bu durumu şöyle değerlendiriyordu:

“Düşmanın orta menzilli füzelerinin, tabiri caizse kapısının önüne (Türkiye’ye) konuşlandırılmasının, her büyük güçte psikolojik bir provokasyon etkisi yaratacağı (Burada sözü edilen güç SSCB’dir, İ.H.Ö.) tarafsız düşünen herkes tarafından kabul edilmelidir.”

(Ayrıntılar için: Helmut Schmidt, Verteidigung oder Vergeltung- Ein deutscher Beitrag zum strategischen Problemen der NATO, Stuttgart 1965. s. 40 ve Reiner Pöschl, Vom Neutralismus zur Blockpolitik, s. 343.)

1959 yılında SSCB’nin şehirlerini vurabilecek mesafede, Amerikan Jupiter füzelerinin Türkiye’de konuşlandırılması, Moskova tarafından doğrudan bir tehdit olarak algılandı ve SSCB yönetiminin Türkiye ve ABD’ye yoğun tepki göstermesine yol açtı.

1959 yılında gerçekleştiren Küba Devrimi sonrası Küba hükümeti SSCB ile iyi ilişkiler geliştirdi. Arka bahçesinde, kendi nüfuz alanındaki bu devrimi kabullenemeyen ABD, CIA (Amerikan Merkezi İstihbarat Örgütü) desteği ile ABD’de yaşayan Kübalılardan oluşan bir ordu kurdu. Bu ordu CIA desteğinde 1961 yılı nisan ayında Küba’nın “Domuzlar Körfezi”ne bir çıkarma yaptı, ancak çıkarma yenilgi ile sonuçlandı.

ABD’nin Jupiter füzelerinin tehditine, bir de ABD’nin Küba hükümetini devirme çabaları eklenince, SSCB 1962 yılında Sovyet R-12 ve R-14 füzelerini Küba’ya yerleştirmeye başladı.

ABD Küba’daki Sovyet füzelerini tespit ettikten sonra Küba’yı denizden abluka altına alarak, daha fazla sayıda füze girişini engelledi.

Çok sayıda atom silahlarına sahip olan iki süper devlet, dünyayı bir atom savaşının, bir Üçüncü Dünya Savaşı’nın eşiğine getirdiler. Çünkü her iki taraftaki asker ve sivil yetkililer arasında, ABD ile SSCB, dolaylı olarak da NATO ile Varşova Paktı arasında bir savaştan yana olan çok kişi vardı. Özellikle ABD tarafında birçok yetkili ABD silahlarının ve savaş gücünün üstün olduğu gerekçesiyle savaştan yanaydı.

Ancak SSCB tarafında Kruşçev’in, ABD tarafında Başkan Kennedy’nin yoğun çabaları sonucu, Türkiye ve Küba’nın sert tepki göstermelerine karşın, önce R-12 ve R-14 füzeleri Küba’dan, daha sonra da Jupiter füzeleri Türkiye’den çekildiler.

Küba krizinin sıcak bir savaşa dönüşmeden, diplomasi yoluyla sonlandırılamsı, dünya diplomasi tarihinin en önemli dönemeçlerinden biridir.

ABD ve SSCB arasındaki görüşmeler belirli bir noktaya gelince kadar, sadece Türkiye ve Küba’nın değil, her iki bloktaki diğer üye ülkelerinde nükleer bir dünya savaşının eşiğine gelindiğinden haberleri olmadı.

Küba krizinin ortaya çıkması, akışı ve sonuçlanmasının gösterdiği olgu şudur: Bazı ülkeler kendi sınırlarını korumak ve kendi belirledikleri nüfuz alanlarına başkalarının girmesini engellemek için her yola başvurabilirler.

Rusya-Ukrayna savaşını ortaya çıkması, akışı ve bugün geldiği yer de, bu tespitin yaşanan örneğidir.

DR. İ. HALİL ÖZAK

KAPAK FOTO:  UX Gun – Unsplash

KAYNAK: ARTI49